Menu
26 Mayıs 2017

Şairin söylediği gibi… “Ayrılık” hep sevdaya dahil…

fotoğraf: Mert Gerek

Işıl Gerek

İster kadın ol, ister erkek… İster terk eden ol, ister terk edilen… İster marul ol, ister bezelye… İster 1 yıl 12 gün geçmiş olsun, ister 1 yıl 13 gün… Şairin söylediği gibi… Ayrılık hep sevdaya dahil… Sevinç Erbulak ve Fırat Tanış, hepimizin bir yerlerden tanıdığı bu duyguyu Behiç Ak’ın budalalıklarımızı yüzümüze vururken güldüren metni Ayrılık ile tiyatro sahnesine taşıyor. Kadın ve erkek arasındaki o bildik iletişimsizliği ve düşünce farklılığını leziz bir oyunculukla yansıtıyor. İşte yine bir oyun öncesi, bu neşeli ikilinin dost ziyaretleri ile renklenen eğlenceli kulisinde Aykırı Akademi için söyleştik.

 

Ayrılık, kariyerinizde ve yaşam öykünüzde nasıl bir döneme denk geliyor… Yani bundan 20 yıl sonra bu yolculuğun nasıl başladığını anımsarken, kendi hayatlarınıza, mesleğinize dair aklınızdan neler geçecek sizce?

Sevinç Erbulak: Ben şöyle hatırlayacağım, en baskın olanından başlayayım. Benim gerçekten çok kötü bir dönemimdi çünkü tiyatrodan uzaklaştırılmıştım. Tiyatrodan uzaklaştırılmak kötü bir şey değil bu arada ama ben bunu bir daha sahneye çıkamayacağım gibi anlamlandırdım. Öyle bir ehliyet varmış ve sistem ehliyeti benden almış gibi hissettim. Yani ehliyetsiz araba kullanmak gibi… Beni bağlayacaklar herhalde dedim, öyle bir algıdaydım. İlk 48 saat falan Şehir Tiyatrosu’nda oynayamamayı böyle bir şey zannetmiştim. Fırat da ben iyi değilken, o aralıkta aradı beni. İnsan öyle zamanlardaki arayanlarını başka bir haneye yazıyor. Retweet kahramanlıkları, #yalnızdeğildir demeler çok kolay bence… Çünkü herkes yalnız! Ben de yalnızdım. Bunun iyi bir his olduğunu zaman içinde anladım ama o sırada böyle hissetmiyordum, kötüydüm. İşte Fırat aradı ve “Oyun oynayalım mı?” dedi. Ben de “Oynayalım!” dedim, hemen başladık. Birincisi böyle hatırlayacağım, sanki ayağım kaymış da Fırat da beni kolumun altından tutup kaldırmış gibi hissediyorum. Biz bu arada hiç aynı oyunda denk gelmemiştik. Fırat ile yıllarca aynı tiyatroda oynamış olsak da aynı sahneyi paylaşamamıştık. İkinci olarak da şunu söylemek isterim. Böyle hatırlamamıza daha çok var çünkü Fırat ile ben bu oyunu 10 sene falan oynamayı düşünüyoruz. O da minimum 10 sene yani! (Gülüşmeler) O yüzden bu sürede bir sürü başka şeyler de birikecektir ve ben bu söylediklerimin üzerine mutlaka başka şeyler de ekleyeceğimdir.

Fırat Tanış: Ben de güzel hatırlayacağım. Yanlış hatırlamıyorsam 2010 yılından beri tiyatro sahnesinde değildim. 7 yılda hayatımda birçok şey değişti ve ben çok uzun zaman sonra sahneye çıkıyorum. Bu süreçte oyunculukla ilgili bildiğim, doğru olduğuna inandığım şeylerin ne kadar yanlış olduğunu anladım. Ve bunu hiçbir şey yapmayınca anladım! (Gülüşmeler) Bende biraz böyle her şeyin daha sadeleştiği bir dönemi temsil ediyor. Tabii eklenen şeyler de oldu hayatıma…

Sevinç Erbulak: Mesela kızı oldu. (Gülüşmeler)

Fırat Tanış: Tabii… Ama mesela 20 yıl sonra Ayrılık günlerini hatırlarken Mars’a giden ilk koloni içinde olursam umurumda da olmaz yani… (Gülüşmeler) Dünya’da Sevinç ile oyun oynamışsın diyorlar mesela… Boşver şimdi onu der geçerim. Mars’a gidiyoruz sonuçta! (Gülüşmeler) Yani bunu ne zaman hatırlayacağım da çok önemli.

Bunu aslında şunun için sordum. Sevinç Hanım, siz de söylemiştiniz ya bir defasında… Mutluluk yaşarken fark edilmiyor, anımsanan bir şey diye…

Sevinç Erbulak: Onu ben değil, Yıldız Kenter söylüyor. Ben sadece o cümleyi çok seviyorum. Sanırım ona bir röportajında sormuşlar, en mutlu olduğunuz an ne zamandı diye… Yavrum demiş, mutluğu o an yaşarken hissediyorsan “fake”, sonra aklına geliyorsa gerçekten mutluluktur diyor. Şimdi ben onun kadar güzel ifade edemedim tabii ama mutluluğun anımsanan bir şey olduğunu söylüyor. Müthiş bir cümle bence…

Ayrılığın da sevdaya dahil olduğunu çok güzel anlatan, sıcak bir metin, leziz oyunculuklar… Bence izleyen herkes kendinden bir şeyler buluyordur…  Mesela o sondaki menemen sahnesi benim burnumun ucunu sızlattı… Siz nasıl bir tat alıyorsunuz bu oyundan?

Sevinç Erbulak: Bence çok az insan kendinden bir şey buluyordur. Çünkü insanın kendinden bir şey bulması bir maharet… Kendi beceriksizliklerinden, kendi kusurlarından bir şey bulması… Ben bunu yapabilen insanları çok seviyorum! Bunu hatalarım ve ben diye itiraf edebilecek çok fazla insan yoktur çünkü... Bence insanlar oyuna geldikleri insan üzerinden reaksiyon veriyorlar. Yani “Bak, aynı sen. Bu da sen işte…” gibi tepkiler veriyorlar. Hani oyun da biraz maç gibi ya… Tabii çift olarak gelenlerden bahsediyorum, onların da arasında bir maç oluyor. Yani oyunda kadın bir yerde adama bakıp “Öküz!” ya da “Şapşal!” dediğinde – ki bunları tatlılıkla söylüyor, çünkü tekst aslında budalalıklar üzerine kurulu- oyunu izleyen çiftler de birbirlerine “bak aynı sen!” diyorlar. Yani Fırat’la her oyunda bir maça çıkıyormuşuz gibi geliyor bana. Ben bunu bütün komediler için söylüyorum. Bir de oyunda hiç negatif bir önerme yok, adı “Ayrılık” ama aslında hiçbir zaman ayrılamıyorlar. Hatta biz her oyun öncesinde, “Hadi gelin beraber ayrılalım.” diyoruz. (Gülüşmeler)

Sevinç Erbulak:“Benim en afili odalarım tiyatrodaki odalarım olurdu.”

Oyunun galasını Çevre Tiyatrosu’nda yaptınız… Gala sonrasında duygularınızı çok güzel ifade etmiştiniz. “Sanki bir ağaçmışım da beni ilk oraya dikmişler… Sonra yerimden olmuşum, yıllarca başka yerlerde yaşamışım ve beni tekrar oraya taşımışlar gibi…” Çünkü anneniz, babanız, hocalarınız, dostlarınız, kökleriniz orada sizin, değil mi? Biraz o geceyi anlatır mısınız? Füsun Hanım da anlatmış… İnsanın bir zamanlar beşiğinin durduğu bir sahnede oynaması nasıl bir his?

Sevinç Erbulak: Oranın hikâyesi tabii çok romantik. Nevra – Metin Serezli ile annem ve babam oranın kurucularından… Ben 42 yaşındayım ve o gece annem sahneye çıktığında “İşte Sevinç’in puseti burada olurdu, şurası prova alanıydı.” falan deyince benim gözümün önüne geldi… Çünkü ben pusetimi hatırlıyorum. Ve biliyor musun benim en afili odalarım tiyatrodaki odalarım olurdu. Evdeki odam, tiyatro kadar cafcaflı değildi tabii. Benim en sevdiğim oyuncaklarım falan hep Dormen’de olurdu çünkü ben orada yaşıyordum. Bu arada Çevre Tiyatrosu’nda ilk oynadığım gece benim için hem çok romantik hem de çok zordu çünkü hayaletlerle oynadım. Hatta Fırat da onu algılamıştır. Çünkü onun radarları hep açıktır. (Gülüşmeler) Daha önce o sahnede hiç oynamadan galaya çıktık ve o gece, oyun esnasında bir anda iç sesim “Aa, babam da burada yürüdü” dedi ve iç sesimi susturamamaya başladım. Yani oradaki o ilk gecenin ben de öyle bir etkisi de oldu. Sonra ikinci gece daha iyi hissettim.

Fırat Tanış: Şimdi Sevinç anlatırken benim de aklıma şu geldi. “Vay Arkadaş” diye bir film çekiyorduk. Haydarpaşa garının arkasındaki eski dikimevinde set kurulmuştu. İçeri girdik, orada bir vurulma sahnesi çekilecek. Benim annem ve babam da dikimevi emeklisi bu arada. Ve ben birden şunu fark ettim. Babam, artık o izbe hale gelmiş mekânın ustabaşıydı! Tam benim vurulup düştüğüm yerde de babamın makinesi duruyordu! Ve birden bire o mekân benim için çok ilginç bir yer oldu. İşte buharlı ütü içinde bana tost yapmalarından tut, yerden bulduğum demiryolu rozetlerini cebime atmama, İstanbul radyosunda çalanlardan trenlerin geçişine bir sürü şey gözümün önüne geldi. Sevinç’in Çevre Tiyatrosu’nda oynaması da böyle bir duygu yaratmış olmalı. Hayatta böyle ilginç eşleşmeler- karşılaşmalar oluyor.

Sevinç Erbulak: Zamanda yolculuk gibi… Bir de gala için bir sürü başka mekan olabilirdi ama Çevre Tiyatrosu benim ricamdı ve beni kırmadılar. Bu arada orada sahneye çıkmamla ilgili bir engel de yoktu ama niyeyse hiç çıkmamıştım. Böyle bir yanı da var yani…

Ben oyunu Kadıköy Halk Eğitim’de izledim ve inanılmaz bir kalabalık vardı. Biletler tükenmişti, hatta insanlar koltuklardan taşıp merdivenlere oturdular… Bu çok harika değil mi? Belki de insanların böyle bir oyuna ihtiyacı vardı…

Sevinç Erbulak: Onu Fırat çok güzel anlatıyor; izin verirlerse biraz güleceğiz diyor. Bu sorunun cevabı Fırat’ta. (Gülüşmeler)

Fırat Tanış: Burada tabii birçok ayak bir araya geldi. Oyuncular, tekst, yönetmen, dekor, tasarım, yani işin içinde yer alan herkesin bu ilgide çok büyük payı var… Yani bu formülde bir şeyler çok fazla olursa çok şerbetli ya da azsa çok tatsız olabilir. Ama bütün bu saydıklarım çok ölçüsünde bir araya gelince insanlar da lütfettiler sağ olsunlar. Çünkü şu konjonktürde insanların tiyatroya gelmesi de çok kıymetli. İşte dediğin gibi salonlara sığmıyorlar, demek ki insanların ihtiyacı varmış. Demek ki bu oyun için doğru zamanmış. Çünkü yaşanan tüm olumsuzlukların içinde salonu tıka basa doldurmaları bir lütuf. Bir kaçamak gibi belki, bilemiyorum. Yani hayatlarında kendilerine ayırdıkları bir zaman istiyor insanlar. Siyasetten, siyasi çekişmelerden, oradaki kirlilikten sıkıldılar belki de…

Fırat Tanış: “Umarım bir gün hayal ettiğimiz zamanlara dair de bir şeyler yapabiliriz bu memlekette.”

Belki de özediğimiz zamanları hatırlatıyordur… Oyunun nostaljik bir tarafı da var çünkü…

Fırat Tanış: Kesinlikle, bu da olabilir. Umarım bir gün özlediğimiz zamanlara dair değil de hayal ettiğimiz zamanlara dair de bir şeyler yapabiliriz bu memlekette. Çünkü ben de uzun zamandır böyle bir şey izlemediğimi fark ettim. Beğendiğim bir şey varsa o hep özlediğim oluyor sanki… Yani çok uzun zamandır böyle bir duygu yaşamadım sanırım. Ne zamandan beri dersen, Mehmet Ulusoy’un Woyzeck’inden beri… Onun bir oyununu daha izlemiştim, “Benerji Kendini Niçin Öldürdü?”, onlardan beri… Şimdi onları özler oldum.

Ben sizi oyun daha çok yeniyken izledim ama uyumunuz sahnenin diğer tarafından fazlasıyla hissediliyordu. Provalar da dahil olmak üzere uzun bir süredir birlikte çalışıyorsunuz… Kulisteki, sahnedeki Sevinç ve Fırat’ı bize nasıl anlatırsınız?

Sevinç Erbulak:  Fırat benim için tek bir kelime: Trambolin. (Gülüşmeler) Gerçekten bak… Ben çok sevdiğim arkadaşlarımın Fırat ile karşılıklı oynamasını çok isterim. Yani hem eğleniyorsun hem çocuklaşıyorsun hem de güvenli olduğunu biliyorsun. Ben prova sürecinde çok heyecanlı ve tedirgindim.  Fırat’a endişelerimi söylediğimde -onun bir “Hiçbir şey olmaz” tavrı vardır- beni hep rahatlatıyor. Mesela uçağa bineceğiz ve “ya düşerse” diyorum. (Gülüşmeler)

Fırat Tanış: Yani inanılmaz, sürekli “ya düşersek” diyor… “Sevinç, böyle bir gazete haberi geliyor mu gözünün önüne?” diyorum. Yok yani, öyle bir haber yok… Olabilir mi yani böyle bir şey… (Gülüşmeler)

Sevinç Erbulak:  İşte aynı şey sahnede de oluyor. Ya o pasajı atlarsak? Fırat, hemen toparlarız merak etme diyerek telkin ediyor. Bir de oyunun başında ben bir süre tek başıma oluyorum sahnede. Benim için oyun Fırat geldikten sonra başlıyor. Oyun toteminde de, yani sahneye çıkmadan önce, ona hep “Bak, çabuk gel.” diyorum. Gerçekten o benim trambolinim.

Fırat Tanış: Trambolin ne ya? (Gülüşmeler)

Sevinç Erbulak: Öyle! Gerçekten onunla birlikte yükseklere sıçrıyorum. Çünkü hayatta bir sürü şey oluyor, ben yaşadıklarını taşıyan biriyim, yani o konu orada kaldı deyip geçemem çok fazla. Keşke öyle olabilsem ama değilim… Fırat’la oynarken gerçekten o duygum tamamen yok oluyor, çok eğleniyorum. Aynı zamanda mükemmel bir dinleyici. Mesleğimizin tabiatını, inceliklerini bilen herkes bunu söylüyor zaten. “Seni öyle bir dinliyor ki…” diyorlar. Şimdi burada tamamen teknik bir şey söyleyeceğim. Bazen oyuncular bir ezber sarmalına girebilir, teknik ve kötü bir şeyden bahsediyorum. Ben kastettiğim bir şeyi o an ilk kez söylüyormuş gibi olmayabilirim. Ama Fırat, her defasında onu o an ilk kez duyuyormuş gibi toparlıyor.

Fırat Tanış: Bazen yanlış söylüyor çünkü… (Gülüşmeler)

Sevinç Erbulak: Ne oldu diyor mesela gözleriyle… Bilmiyorum, toparlayacağım diyorum. (Gülüşmeler)

Fırat Tanış: Mesela 4 yumurta yerine 3 yumurta diyor, ben de 2 tane yapıyorum. (Gülüşmeler)

Sevinç Erbulak: Bunu aslında beni gerçekten dinliyor mu diye yaparsın. Fırat gerçekten her zaman söylediğim şeyi o an duyan bir partner. Bir de Çağlar Çorumlu için bunu söyleyebilirim. Hayatımın çok eğlenceli yıllarını onunla paylaştım. Erkek partnerlerden örnek veriyorum çünkü kadınlarım çok var…

Peki, siz Sevinç Erbulak’ı nasıl anlatırsınız?

Fırat Tanış: Control- freak,  diplomat… (Gülüşmeler) Şaka bir yana Sevinç, çok sadık bir insan bir kere. Evcimen biri sonra… Evcimenlikten kastım evine, ailesine düşkünlük anlamında değil, bir mekân –aidiyet kurgusu var kafasında. Kulisi nasıl tuttuğu, sahnede nasıl davrandığı, bunlardan bahsediyorum. Sonra çok heyecanlı… Bu heyecanı bu kadar yıl sonra hala bu boyutlarda taşıyabilmesi müthiş bir şey…

Siz bayağı bir gezdiniz de değil mi bu oyunla? Bozcaada, Ankara, İzmir, Adana, Hatay, Kıbrıs…

Fırat Tanış: Yahu biz durmadan geziyoruz, süpürge gibi. (Gülüşmeler)

Sevinç Erbulak: Şöyle bir şey geliyor bak turne deyince gözümün önüne.  Kavin’in bir çantası var, onun bir sesi var böyle…

Fırat Tanış: Grrrrgrrrrr, gadagadagadagırrrrr… (Gülüşmeler)

Sevinç Erbulak: Fırat böyle onu çekiyor… Bu arada Gülriz Sururi Fırat’ın bacaklarına hayran, onu mutlaka yaz. Oyun şöyle güzel, böyle tatlı, tek vücut olmuşlar gibi teatral eleştirilerden sonra, bu arada Fırat Tanış’ın bacakları olağanüstü muntazam diyor. (Gülüşmeler)

Fırat Tanış: Aldığım en ilginç yorumlardan biriydi mesela. (Gülüşmeler)

Sevinç Erbulak: Şunu söyleyeceğim… Fırat, “ver hayatım” diyerek Kavin’in çantasını çekiyor, Gülriz Sururi’nin sözünü ettiği bacaklarıyla önden ilerliyor. Ben de işte o sırada uçak düşer mi anksiyetesi yaşıyorum. Koltuğa oturduğu anda da yok öyle bir şey diyerek beni sakinleştiriyor. Turne halimiz budur yani, sen sorunca direkt bu geldi gözümün önüne…

Fırat Tanış: Keşke daha sık ve daha çok gezebilsek…

Sevinç Erbulak: İzmir, Ankara, Eskişehir, Antalya, Bodrum… Daha epey gezeceğiz.

Fırat Tanış: Ama işte Yozgat’a gidemiyoruz, Çankırı’ya gidemiyoruz mesela, Bayburt’a gidemiyoruz…

Sevinç Erbulak: Ve yani illa ki dört başı mamur bir salona falan da gerek yok. Mesela biz Kıbrıs’a gittik. Oraya oyun dekoru taşımak çok zor olduğu için Girne Amerikan Üniversitesi bizim dekoru yaptı. Aynısını yaptı, yapmasaydı da bu oyunu biz yine oynardık. En son mesela bir yerde oynadık, söylemeyeyim adını, zor bir oyundu. Gelenlerin seyretme alışkanlıklarından ötürü zor bir oyundu. Yani girenler, çıkanlar, oturanlar, kalkanlar, telefonu çalanlar… Bizim alışık olmadığımız bir hava vardı ve kulise girdiğimizde böyle derin bir nefes aldık. Fırat o oyundan sonra “Sevinç, biz bu oyunu Mars’ta bile oynarız.” dedi. (Gülüşmeler)

Bir de sizin oyun öncesi tavla müsabakalarınız varmış…

Sevinç Erbulak: Geçen gün çok güzel, 5-1 falan yendim. (Gülüşmeler)

Fırat Tanış: Beni acı acı, kanırta kanırta yeniyor, böyle hırsla. Nasıl inanıyor böyle… Gözü dönüyor. (Gülüşmeler) Ama ben de hemen bir punduna getirip tavlayı kapatıyorum! (Gülüşmeler) Mesela şimdi sen geldiğinde yeniliyor olsaydım, “Aaa, Işılcım hoş geldin.” deyip şak diye kapatırdım. (Gülüşmeler)

Sevinç Erbulak: Tabii ben hemen itiraz ediyorum. Bunu şu anda yendim o zaman diyorum. (Gülüşmeler) Ve bu tavla, aksesuar çantasında biz nereye gitsek taşınıyor!

 

Fırat Tanış: “Değerli olan mazruf, mazruf varsa zarfın bir anlamı var.”

Son olarak şunu da konuşalım istiyorum. Heykel kıranlara, okul yakanlara inat güzel şeyler de oluyor… Mesela Erbulak Evi’ni açtınız, 3 yıl oldu bile... İşte daha çok yakın zamanda Şevket Çoruh Baba Sahneyi açtı. Yani bir yandan zor günlerden geçiyoruz ama birileri pes etmiyor. Meslektaşlarınızın bu girişimleri size nasıl yansıyor, nasıl bir enerji veriyor?

Fırat Tanış: Şimdi… Bu meseleye iki yandan bakıyorum ben. Birincisi… Yeni mekânların açılmasında her zaman olumlu bir yan vardır. Bu konuda emek veren herkesin alnından öpmek lazım. Bunu bir kenara alıp ikinci olarak şunu söyleyeceğim ve bunu bir ukde ya da arzuladığım bir şey olarak ifade edeceğim. Sanatın mekânsızlaşması gerekiyor. Biz bunu bir kere Gezi’de yaşadık. Tüketenle üretenin sokakta iç içe geçtiği, gerçekten de etkisini sonuna kadar hissettiğimiz şeyler oldu; konserler, dans gösterileri, tiyatrolar... Açılan bu mekânlar beni mutlu ediyor ama bir yandan da sanki kendi kendini marjinalize eden bir yöne de gitmeye başlıyor. Şimdi bunu söylediğim için belki bana çok kızacaklar ama ne yapayım… Alternatif mekânlar kendini marjinalize etmek anlamında bana tuhaf geliyor. Bence sokağa çıkmak, orada üretmek, izleyici durumunu ortadan kaldırmak ve izleyiciyi de bir katılımcı haline dönüştürmek lazım. Ben böyle olması gerektiğini düşünüyorum. Mekânlarımız yine olsun, tabii ki. Ama kavramsal olarak “mekân” bu işi bir anlamda da sınırlandırıyor. Geçen mesela yanlış anımsamıyorsam, Emek Sineması ile ilgili Özgürleşen Seyirci diye bir şey duydum. Ne yapacaklar acaba, seyirciye film mi yaptıracaklar falan diye böyle aklımdan geçirirken, anladım ki seyirci mekânı savunsun istiyorlar. Benim “özgür seyirci” den anladığım bu değil mesela. Benim “özgür seyirci”den anladığım, mekâna ihtiyaç duymayan, kendi tiyatrosunu yapan, oyununu yazan, filmini çeken seyirci. Ben seyircinin bir mekânı sahiplenerek değil bu şekilde özgürleşebileceğine inanıyorum. Çünkü bu noktada biraz mekânlar da kutsanmaya başlanıyor. Hâlbuki değerli olan şey mazruf, zarf da hoş da yani, mazruf varsa zarfın bir anlamı var. Yoksa boş zarf ne olacak yani… Bu üstüne çok fazla şey söylenebilecek büyük bir başlık ama bence biraz mekânın dışına çıkmaya ihtiyaç var. Bizdeki bu mekân fetişizmi, kültürü bir binanın, bir merkezin içinde tutma çabası bunun biraz önüne geçiyor. Başta bahsettiğim, Gezi’deki o kendiliğinden oluşan ve bu yüzden de değerli olan şeyin çok daha etkili olduğunu düşünüyorum. Mesela birtakım eşleşmeler var kafamda… Ben oyuncuyu siyasetçiye, tiyatroyu partiye, seyirciyi de seçmene benzetiyorum. Şimdi bu denkleme bakarak şunu söyleyebiliriz. Bizim insanımız hayatta da siyasete seyirci kalıyor. Çünkü siyaset bir parti ile girilebilen, o partinin içinde seyircisi olabildiğin bir şey, aktif olarak katılabildiğin bir şey değil. Böyle olduğu zaman da senin repertuvarının ne olduğuna, izleyeceğin şeye hep bir başkaları karar veriyor. Neden? Niçin böyle olsun? Bir kere o partiden bir çıkın bakalım… Seyirci, oyuncu olsun bakalım neler oluyor… Bu mesele biraz bu denklemle ilgili bence.

Sevinç Erbulak: Fırat’ın demek istediklerini çok iyi anlıyorum aslında. Senin başta sorduğun soruya cevabım ise şöyle. Şevket, benim büyüğüm ama okul yıllarına dönsek ve ileride buradan kimin bir tiyatrosu olur diye düşünsek… Şevket aklıma gelmezdi yani benim. (Gülüşmeler) Ben bütün hikâyesiyle çok heyecan verici buluyorum. Biz Fırat ile çok önce, daha inşaat halindeyken gitmiştik, şantiyeydi hatta. Uzun uzun anlatmıştı, onun bu süreçteki tüm heyecanını paylaştık, paylaşıyoruz. Hani romantik bir laf vardır ya… “İnsanlar, onları hatırlayan biri kalmadığında ölür.” diye… Şevket’in sahneyi 1 Nisan’da Savaş Hocamızın doğum gününde açması, perdeyi Savaş Hocamızın torunlarının yani bizim çocuklarımızın açması çok kıymetli. Fırat’ın az önce söylediklerine katılmakla beraber şunu söylemek isterim. Mekân bizi bazen sınırlayan bir şey olsa da bu mekânlara ihtiyacımız da var bir yandan. Ama o mekânın da gerçekten tiyatro mekânı olması gerektiğini düşünenlerdenim. Ben Kumbaracı 50’de oyunculuk etmiş biri olarak şunu söyleyeceğim. Hani en başta bu oyunu nasıl hatırlayacaksın diye sormuştun ya işte o sorunun cevabını Kumbaracı 50’yi cümlelerken çok net ifade edebilirim. Hayatımın en güzel iki senesini, Şehir Tiyatrosu’nun çeyrek asırlık bir oyuncusu olarak, Kumbaracı 50’de geçirdim. Ama şimdi pek çok alternatif mekân Fırat’ın söylediği tehlikeye mahkum. Bence birçoğu –İstanbul’dakilerden bahsediyorum- aslında tiyatro yapılamayacak mekânlar. Fırat’ın az önce bahsettiği seyirciyi de bu eylemin bir parçası haline getirme düşüncesine katılmakla beraber farklı alanların tiyatroya dönüştürülmesi fikrinin beni çok heyecanlandırdığını da söylemeliyim.

 

 


Herkes bilsin